Danıştay Kararı · E. 2023/4126 · K. 2024/1273
Danıştay 10. Daire Başkanlığı 2023/4126 E. , 2024/1273 K. "İçtihat Metni" T.C. D A N I Ş T A Y ONUNCU DAİRE Esas No : 2023/4126 Karar No : 2024/1273 TEMYİZ EDEN (DAVACILAR) : 1- İ... 2- ... 3- ... VEKİLİ : Av. ... KARŞI TARAF (DAVALI) : ... Üniversitesi Rektörlüğü / ... VEKİLİ : Av. ... İSTEMLERİN_KONUSU : Davacılar tarafından, murisleri olan Tahsin İnan'ın, mide rahatsızlığı şikayetiyle 2004, 2007, 2010 yıllarında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesine müracaat ettiği, hastanede kendisine hatalı tedavi uygulandığı, yeterli tetkik ve araştırma yapılmadığı, kanser bulgularını maskeleyen ilaçların verildiği, kanser hastalığının ileri evrede teşhis edilebildiği, kansere yönelik ameliyatın kapsamıyla ilgili bilgi verilmediği, ameliyat sonrasında mesanesinin felç olduğu, yapılan ameliyatta ve kemoterapi uygulamasında özensiz davranıldığı ve kemoterapiden kısa süre sonra vefat ettiği, olayda idarenin hizmet kusuru bulunduğu ileri sürülerek uğranıldığı iddia edilen zararlara karşılık toplam 5.000,00 TL maddi, 90.000,00 TL manevi tazminatın murisin ölüm tarihi olan 18/11/2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılan dava sonucunda, Danıştay Onuncu Dairesinin 30/09/2019 tarih ve E:2019/6029, K:2019/6215 sayılı bozma kararına uyularak davanın reddi yolunda verilen ... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının, davacılar tarafından temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir. TEMYİZ EDENİN İDDİALARI : Davacılar tarafından, Mahkeme kararına esas alınan Adli Tıp Kurumu raporunda, olaya ilişkin olarak ileri sürdükleri iddialara yönelik değerlendirme yapılmadığı, Mahkemece yeniden rapor alınması gerektiği, eksik inceleme ve değerlendirmeye dayanan raporun karara esas alınmaya elverişli olmadığı, murislerine yapılan ameliyat ile yalnızca midenin bir kısmının alınacağı yönünde bilgi verilmesine rağmen herhangi bir bilgilendirme yapılmadan birçok organının alındığı, aydınlatılmış onamının alındığına ilişkin dosyada hiçbir delil bulunmadığı ve bilirkişi raporunda da bu konuya ilişkin bir değerlendirme yapılmadığı, kararın bozulması gerektiği ileri sürülmektedir. KARŞI_TARAFIN_SAVUNMASI : Davalı idare tarafından temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır. DANIŞTAY TETKİK HAKİMİ : ... DÜŞÜNCESİ : Temyiz isteminin kısmen kabulü, kısmen reddi gerektiği düşünülmektedir. TÜRK MİLLETİ ADINA Karar veren Danıştay Onuncu Dairesince, Tetkik Hâkiminin açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: A) Temyiz İstemine Konu Kararın, Maddi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmı Yönünden İncelenmesi: İdare ve vergi mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Temyizen incelenen İdare Mahkemesi kararının, maddi tazminat isteminin reddine yönelik kısmı usul ve hukuka uygun olup, dilekçede ileri sürülen temyiz nedenleri kararın bu kısmının bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. B) Temyiz İstemine Konu Kararın, Manevi Tazminat İsteminin Reddine İlişkin Kısmı Yönünden İncelenmesi: İNCELEME VE GEREKÇE : MADDİ OLAY : Dava dosyasında bulunan kayıtlara göre; Davacılar murisine, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesinde 26/11/2004 tarihinde endoskopi yapılmış, "antral gastrit ve özefajit grade c uzun segment barret" tanısı konulmuştur. Endoskopide, midenin kardia, fundus, korpus bölgeleri normal olarak değerlendirilmiştir. Aynı Hastanenin 08/05/2006 tarihli Sağlık Kurulu Raporunda "barret özefajitis" tanısıyla, 11/05/2007 tarihli İlaç Kullanım Raporunda da "gastro özofajial reflü hastalığı" tanısıyla omeprol ve duovel isimli ilaçları 6 ay süre ile kullanması gerektiği belirtilmiştir. Davacıların murisi adına, 13/07/2007 tarihli reçetede omeprol ve duovel, 04/01/2008 tarihli reçetede omeprol, 08/04/2008 ve 09/05/2008 tarihli reçetelerde omeprol ve duovel, 13/07/2009, 07/09/2009, 07/10/2009 tarihli reçetelerde omeprol ilaçları yazılmıştır. Davacıların murisi, 13/09/2010 tarihinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapılan endoskopi ve biyopsinin ardından mide kanseri tanısı ile 21/09/2010 tarihinde hastaneye yatırılarak 24/09/2010 tarihinde “total gastrektomi + D2 lenfnodu diseksiyonu + özefagojejunostomi + sağ hemikolektomi + splenektomi + distal pankreatektomi” ameliyatı yapılmıştır. 13/10/2010 tarihli patoloji raporunda tümörün kardia bölgesinde lokalize olduğu, peripankreatik yağ dokusuna ve fokal olarak pankreas parankimine infiltrasyon oluşturduğu, dalak, omentum, kolon, proksimal (özofagogastrik bileşke) ve distal (duodenum) rezeksiyon cerrahi sınırlarının tümör içermediği belirtilmiştir. Tarihsiz evreleme formunda 4. evre kanser olduğu belirtilmiştir. Davacıların murisi, 14/10/2010 tarihinde idrar sondası ve dren için kontrole gelmesi önerilerek taburcu edilmiştir. 26/10/2010 tarihli İlaç Kullanım Raporunda, "metastatik mide karsinomu, kaşeksi, tümör ile ilişkili ağrı, malnütrisyon" hastalıklarıyla ilgili ilaçları 365 gün kullanması gerektiği belirtilmiştir. 03/11/2010 tarihinde beslenme desteği ve kemoterapi uygulanmak üzere hastaneye yatırılmış, tedavinin ardından 08/11/2010 tarihinde 22/11/2010 tarihine kontrol verilerek taburcu edilmiştir. Ölüm belgesinde, 18/11/2010 tarihinde evinde öldüğü, ölüm nedeninin, solunum yetmezliği ve mide kanseri olduğu belirtilmiştir. Davacılar tarafından, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı uygulanan tedaviler, hastalığın geç teşhis edilmesi, aydınlatılmış onam alınmadan yapılan müdahaleler sonucunda murisin hayatını kaybettiği ileri sürülerek uğranıldığı iddia edilen zararların karşılanması talebiyle idareye yapılan başvurunun reddi üzerine bakılmakta olan dava açılmıştır. Mahkemece Danıştay (Kapatılan) Onbeşinci Dairesinin bozma kararına uyularak davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının tespiti amacıyla Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 8. Adli Tıp İhtisas Kurulundan alınan 25/01/2023 tarih ve 108 karar numaralı raporda, "Tıbbi belgelerde kayıtlı bilgi ve bulgulara göre; kişinin ölümünün mide karsinomu ve gelişen komplikasyonlar sonucu meydana geldiğinin kabulü gerektiği, hastanın 26 Kasım 2004 yılında yapılan endoskopide özofajit saptandığı ve Barret özofajit tanısıyla omeprol (PPİ) ve famotidin (Duovel) tedavisi başlandığı ve akabinde 2006 ve 2007’de benzer ilaçların tedavi amacıyla 6 aylık ilaç raporu ile verildiği, 2010 yılında bulantı, kusma, kilo kaybı şikayetleri ile başvurduğu, yapılan endoskopide mide kanseri bulguları tespit edildiği, patoloji incelemesinde de mide kanseri (adenokarsinom) tanısının doğrulandığı, bu nedenle evreleme yapılıp 24/09/2010 tarihinde ameliyat yapıldığının anlaşıldığı, tıbbi literatürde uzun süreli PPİ kullanımı ile mide kanseri arasında bir bağ olmadığının belirtildiği, hastada ilk başvurduğu zamandan itibaren Barrett özofajiti mevcut olduğu, Barrett özofajiti, uzun süre reflü nedeniyle yemek borusunda meydana gelen bir kalıcı değişim/başkalaşım olup, 30-40 kat kanser gelişme riskine sahip olduğu, Barrett özofajitinin, günümüzde ve eskiden beri, bilinen ve önerilen tek tedavisi uzun süre PPİ tedavisi ve yaşam tarzı değişikliği (reflü yapacak yiyecek, içecek, sigara ve alkol vb kullanımından kaçınmak) olduğu, bu hasta için de uzun süreli PPİ tedavisi verilmesi endikasyonu mevcut olduğu, dolayısıyla kişiye uygun ilaç tedavisinin düzenlendiği, Barret özefajiti tanısı alan hastalarda displazi mevcut değilse önerilen takip aralığının 3 yılda bir endoskopi kontrolü şeklinde olduğu, bu vakada olduğu gibi barret ile ilişkisiz distal mide kanseri olan hastalarda bir takip önerisi mevcut olmadığı, bu hastada meydana gelen mide kanserinin, özofagustaki Barrett'e bağlı gelişmemiş olduğu, ameliyat raporu ve patoloji raporu incelendiğinde, ayrıca karın BT'sinde; mide distal kısmında tümöral kitle saptandığı, distal mide kanserinin (Barrett'e bağlı olmayan tip), bir çok nedenin birleşik etkisi sonucu (sigara, alkol, genetik ve aile riski, yeşil sebze ve meyvenin az tüketilmesi, çok fazla turşu vb gıda tüketimi, aşırı kırmızı et tüketimi vb.) gelişebileceğinin tıbben bilindiği, dolayısıyla; bu hastada gelişen mide kanserinin kullanılan ilaçlar ile ilişkisinin bulunmadığı, ayrıca kullanılan ilaçların sadece gastrit ve inflamasyon ile ilgili yakınmaları düzelteceği, mide kanserinin alarm semptomları olan kilo kaybı, iştahsızlık, demir eksikliği, kusma, erken doyma gibi semptom ve bulguları geçirmeyeceği, dolayısıyla bu ilaçların mide kanserini maskelemesinin tıbben beklenmeyeceği, kişiye en son 11/05/2007 tarihli muayene ile ilaç tedavisi düzenlenmesinden 3 yıl, 4 ay sonra yaptığı başvuruda çekilen tomografi ile mide kanserinden şüphelenilerek tanı ve tedavi sürecine başlandığı, gerekli tetkikler ile tanısının konduğu ve uygun cerrahi ve medikal tedavisinin düzenlendiği, dolayısıyla; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde kişinin yapılan teşhis ve tedavilerinde tıbbi uygulama hatası ve hizmet kusurunun bulunmadığı" yönünde görüş belirtilmiş, İdare Mahkemesince de anılan rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir. İLGİLİ MEVZUAT: Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmış; 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 2. maddesi, 1. fıkrası, (b) bendinde ise, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır. Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davaları olup, idarenin hukuki (mali/tazmin) sorumluluğunun yargı aracılığıyla belirlenip hüküm altına alınmasını sağlamaktadır. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir. Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetimi yapılacağından, mahkemece, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir. İdarenin yürütmekle görevli olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmektedir. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan ve asli nedenini oluşturmaktadır. İdarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak, yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütme yükümlülüğünün bulunduğu tartışmasızdır. Zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumunda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı sağlık hizmetinde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için; zararın, idarenin hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir. Esasen, Anayasa'nın 56. maddesi de Devlete, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenlemek ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak onları denetleyerek yerine getirmek ile ilgili pozitif bir yükümlülük getirmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin devlete yüklediği pozitif yükümlülükler, devlet tarafından, özel ya da kamu hastanelerine hastaların yaşamını koruyacak nitelikteki tedbirleri alma zorunluluğu getiren yasal ve düzenleyici çerçevenin konulmasını gerektirmektedir. Bu yükümlülük, hastaları, tıbbi müdahalelerin bu bağlamda meydana getirebileceği ağır sonuçlardan mümkün olabildiğince koruma gerekliliğine dayanmaktadır. Böylelikle, taraf devletler, bu yükümlülük uyarınca, hekimlerin, uygulanması düşünülen tıbbi müdahalenin hastaların fiziksel bütünlüğüyle ilgili olarak meydana getirebileceği öngörülebilir sonuçlar hakkında sorgulanmaları ve hastalarını aydınlatarak, rıza göstermelerini sağlayacak şekilde kendilerini bu tıbbi müdahale hakkında önceden bilgilendirmeleri amacıyla gereken düzenleyici yasal tedbirleri almakla yükümlüdürler (Codarcea/Romanya, No. 31675/04, 2 Haziran 2009). 11/04/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesinde "Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.) Hilafında hareket edenlere ikiyüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir." hükmü yer almaktadır. 5013 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan 16/03/2004 tarih ve 2004/7024 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylanan "Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi (İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi)"nin "Amaç ve konu” başlıklı 1. maddesinde; “Bu Sözleşmenin Tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayrım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına alacaklardır.”; "Mesleki standartlar" başlıklı 4. maddesinde; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” kurallarına yer verilmiştir. Sözleşme, iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, anılan düzenlemede her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir. Sözleşmenin "Muvafakat" başlıklı (II) numaralı bölümünde yer alan 5. maddesinde “muvafakat” konusu düzenlenmiş ve “Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. İlgili kişi muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesiyle muvafakatin kapsamı belirlenmiştir. 01/08/1998 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Hasta Hakları Yönetmeliği'nin davacıya tıbbi müdahale yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan haliyle 15. maddesinde, “Hasta; sağlık durumunu, kendisine uygulanacak tıbbi işlemleri, bunların faydaları ve muhtemel sakıncaları, alternatif tıbbi müdahale usulleri, tedavinin kabul edilmemesi halinde ortaya çıkabilecek muhtemel sonuçları ve hastalığın seyri ve neticeleri konusunda sözlü veya yazılı olarak bilgi istemek hakkına sahiptir. ...", 22. maddesi, 1. fıkrasında, “Kanunda gösterilen istisnalar hariç olmak üzere, kimse, rızası olmaksızın ve verdiği rızaya uygun olmayan bir şekilde tıbbi ameliyeye tabi tutulamaz.", “Rızanın Kapsamı” başlıklı 31. maddesinde de, “Rıza alınırken hastanın veya kanuni temsilcisinin tıbbi müdahalenin konusu ve sonuçları hakkında bilgilendirilip aydınlatılması esastır. Hastanın, uygulanacak tıbbi müdahale için verdiği rıza, bu müdahalenin gerektirdiği sair tıbbi işlemleri de kapsar. Ancak, tıbbi işlemlerin uygulanmasında, bu Yönetmelik'te ve diğer mevzuatta belirlenen hakların ihlal edilmemesi için azami ihtimam gösterilir.” düzenlemeleri yer alır. Anılan düzenlemeler özetle, herhangi bir tıbbi müdahaleye başlamadan önce kişilerin yapılacak işlemlerin riskleriyle ilgili olarak aydınlatılması ve rızalarının alınmasını gerektirmekte olup, aydınlatma ve rızanın alınmaması hali, sağlık hizmetinin kusurlu yürütüldüğü sonucunu doğurmaktadır. Öte yandan, manevi zararın varlığı, sadece şeref, haysiyet ve onur kırıcı işlem ve eylemlere maruz kalmış ya da kişilerin vücut bütünlüğünün ihlal edilmiş olmasına, ölüm nedeniyle ağır bir elem, üzüntü duyulması şartına bağlı olmayıp; idarenin yürütmekle yükümlü olduğu kamu hizmetini gereği gibi eksiksiz olarak sunamaması nedeniyle ilgililerin yeterli hizmet alamamalarından dolayı üzüntü ve sıkıntı duymaları da manevi zararın varlığı ve manevi tazminatın hükmedilmesi için yeterli bulunmaktadır. Manevi tazminat, mal varlığında meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, manevi tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafifletmeyi amaçlar. Tam yargı davalarının ve manevi tazminatın belirtilen niteliği gereği takdir edilecek manevi tazminat miktarının, olayın, zararın ve idarenin kusurunun ağırlığını ortaya koyacak, hukuka aykırılığı özendirmeyecek, bir başka ifade ile benzeri olayların bir daha yaşanmaması için caydırıcı ve aynı zamanda cezalandırıcı olacak şekilde belirlenmesi, bununla birlikte olayın meydana geliş şekli ve idari faaliyetin niteliği gözetilerek hakkaniyetli ve makul bir tutarı aşmaması gerekmektedir. Buna göre, manevi tazminat takdir edilirken, davacı(lar) yönünden, manevi tatmin duygusunu sağlamaya yetecek, zarara yol açan idari faaliyet sonucu duyulan elem ve ızdırabın kişi üzerindeki etki ve ağırlığını karşılayacak düzeyde olmasına; davalı(lar) yönünden ise, hakkaniyet sınırlarını aşmayan, ölçülü, adil dengeyi sağlayacak ve aşırı mali külfet oluşturmayacak makul bir seviyede olmasına dikkat edilmesi gerektiği açıktır. HUKUKİ DEĞERLENDİRME: İdare Mahkemesince hükme esas alınan Adli Tıp Kurumu raporunda, davacılar murisinde meydana gelen mide kanserinin, özofagustaki Barrett'e bağlı gelişmemiş olduğu, ameliyat raporu ve patoloji raporu incelendiğinde, ayrıca karın BT'sinde; mide distal kısmında tümöral kitle saptandığı, distal mide kanserinin (Barrett'e bağlı olmayan tip), bir çok nedenin birleşik etkisi sonucu (sigara, alkol, genetik ve aile riski, yeşil sebze ve meyvenin az tüketilmesi, çok fazla turşu vb gıda tüketimi, aşırı kırmızı et tüketimi vb.) gelişebileceğinin tıbben bilindiği, dolayısıyla; bu hastada gelişen mide kanserinin kullanılan ilaçlar ile ilişkisinin bulunmadığı, ayrıca kullanılan ilaçların sadece gastrit ve inflamasyon ile ilgili yakınmaları düzelteceği, mide kanserinin alarm semptomları olan kilo kaybı, iştahsızlık, demir eksikliği, kusma, erken doyma gibi semptom ve bulguları geçirmeyeceği, dolayısıyla bu ilaçların mide kanserini maskelemesinin tıbben beklenmeyeceği, kişiye en son 11/05/2007 tarihli muayene ile ilaç tedavisi düzenlenmesinden 3 yıl 4 ay sonra yaptığı başvuruda çekilen tomografi ile mide kanserinden şüphelenilerek tanı ve tedavi sürecine başlandığı, gerekli tetkikler ile tanısının konduğu ve uygun cerrahi ve medikal tedavisinin düzenlendiği yönünde görüş bildirilmesi karşısında, davacılar murisinde meydana gelen durumun oluşmasında davalı idarenin hizmet kusuru bulunduğu açıkça ortaya konulamadığından, uyuşmazlıkta maddi tazminata hükmedilmesi koşulları oluşmamıştır. Bununla birlikte, 24/09/2010 tarihli total gastrektomi ameliyatından önce risklerin anlatılıp davacıdan yazılı onamın alınmamış olması durumunda, yukarıda aktarılan mevzuat hükümleri uyarınca davacının aydınlatılarak onay verme hakkı elinden alınmış olacağından, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi nedeniyle uğranılan manevi zararın, manevi tazminatın yukarıda belirtilen niteliği gözetilerek takdiren belirlenecek makul bir miktarın ödenmesine hükmedilmesi suretiyle karşılanması gerekecektir. Bu durumda, Mahkemece, davalı idare tarafından davacıya uygulanan cerrahi girişimin sonuçlarının ve olası komplikasyonlarının anlatıldığına ve davacının bu işleme rıza gösterdiğine dair yazılı ve imzalı aydınlatılmış onamının alınıp alınmadığı araştırılarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu durum araştırılmadan, eksik inceleme ile manevi tazminat talebinin reddinde hukuka uyarlık görülmemiştir. Bu itibarla, İdare Mahkemesi kararının, manevi tazminat istemlerinin reddine ilişkin kısmında hukuki isabet bulunmamaktadır. KARAR SONUCU : Açıklanan nedenlerle; 1. Davacıların temyiz istemlerinin KISMEN KABULÜNE, KISMEN REDDİNE, 2. Davanın reddine ilişkin temyize konu .... İdare Mahkemesinin ... tarih ve E:..., K:... sayılı kararının kısmen ONANMASINA, kısmen BOZULMASINA, 3. Bozulan kısım hakkında yeniden bir karar verilmek üzere dosyanın anılan Mahkemeye gönderilmesine, 4. 2577 sayılı Kanun'un (Geçici 8. maddesi uyarınca uygulanmasına devam edilen) 54. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu kararın tebliğ tarihini izleyen günden itibaren 15 (on beş) gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03/04/2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.