İçtihatYargıtay9. Hukuk Dairesi
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi · E. 2012/8960 · K. 2014/14907
- Esas No
- 2012/8960
- Karar No
- 2014/14907
- Karar Tarihi
- 08.05.2014
Karar Metni
9. Hukuk Dairesi 2012/8960 E. , 2014/14907 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : BURSA 3. İŞ MAHKEMESİ
TARİHİ : 13/12/2011
NUMARASI : 2010/524-2011/817
DAVA :Davacı, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.
Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
A) Davacı İsteminin Özeti:
Davacı, 16.07.2003-10.01.2009 tarihleri arasında soba montaj ustası olarak çalıştığını, aylık net ücretinin 920,00 TL olduğunu, işverinin işyerini kapatarak tüm işçileri işten çıkardığını, ancak hak ettiği tazminatlarının ödenmediğini iddia ederek kıdem ve ihbar tazminatlarının hüküm altına alınmasını istemiştir.
B) Davalı Cevabının Özeti:
Davalı, 18.05.2007 tarihinde çalışmaya başladığını, aylık brüt ücretinin 659,99 TL olduğunu, şirketin borçları nedeniyle üretim yapamadığını, davacının ücretsiz izne çıkarıldığını savunarak, davanın reddini istemiştir.
C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:
Mahkemece, tanık beyanlarından davacının 31.07.2003-10.01.2009 tarihleri arasında belirsiz süreli hizmet akdi ile soba montaj ustası olarak görevine, niteliklerine, kıdemine uygun meslek odası cevabi yazısına itibar edilerek aylık net 920 TL ücretle çalıştığı, ücretsiz izne çıkarılmakla iş akdinin haksız feshedildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
D) Temyiz:
Kararı davalı temyiz etmiştir.
E) Gerekçe:
Uyuşmazlık, delillerini sunması için davalıya verilen kesin sürenin usulüne uygun olarak verilip verilmediği; buradan varılacak sonuca göre davalının sunduğu delillerin toplanmasına, tanıklarının dinlenmesine gerek bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.
Hak kaybına yol açmak gibi ağır hukuki sonuçlar doğuran kesin süre kurumunun hakim tarafından dikkatli, duyarlı bir şekilde kullanılması gereklidir. Burada tarafların yargılamadaki tutumları, süreye konu işlemin özelliği önem kazanır. Kesin süre; bir takım önyargılarla, ön kabullerle, soyut varsayımlarla değil; somut olgulara, yargılama yaşantılarına, tavırlarına göre kullanılması gereken bir usul aracıdır. Tarafların eylem ve tavırlarıyla somutlaşan niyetleri önemli bir ölçüttür. Bu bağlamda, usulü yükümlülüklerini dürüstlükle yerine getirmeye çalışan bir tarafa, bir hususta ilk kez kesin süre verip ardından işlemin yapılmaması nedeniyle davanın kesin süreden reddi sonucuna gidilmesi adil bir yargılama pratiği olarak algılanmayabilir.
Hukuk Yargılamasına ilişkin kurallar, yargılamanın düzenli yapılması ve hakkın olabildiğince çabuk elde edilmesi amacını gerçekleştirmek için getirilmiştir. İşte hakkın elde edilmesi için birer araç olan bu kurallar amaca uygun somut bir görevin varlığı halinde uygulama alanı bulurlar. Aksi halde araçla ulaşılması istenilen amaç arasında gerçek ve esaslı bağın bulunmaması anlamsızlığı (şekilcilik) ortaya çıkarır. Mahkemelerin amacı, ne olursa olsun uyuşmazlıkları ortadan kaldırmak değil, pozitif hukukun ölçüsünde, hakkı belirleyerek sonuca ulaşmaktadır.
Kesin sürenin doğurduğu hukuki sonuçlar ise; kesin süre karşı taraf için usulü kazanılmış hak doğurduğundan, hakimin buna ilişkin ara kararından dönememesi; kesin sürede yapılmayan işlem için ilgili tarafa yeniden süre verilememesi; kesin sürede yerine getirilmeyen işleme ilişkin hakkın düşmesi, şeklinde sıralanabilir.
Yine hakim, davanın süratli bir şekilde bitirilmesini temel amaç kabul edip, kesin süre kurumunu bu amacın hizmetine vermemelidir. Zira davanın makul sürede bitirilmesi adil yargılama hakkının bir unsuru ise de, bu temel insan hakkı, diğer usulü hakların feda edilmesiyle gerçekleştirilebilecek bir hak değildir.
Esasen usulü yetkilerin gerçek amaçlarından saptırılarak uygulanması, adil yargılanma hakkını derinden sarsan bir pratik biçimidir.
Şu halde, tarafların belge ve delillerini sunmaları için onlara gerekli imkanı tanımak amacıyla, usulüne uygun şekilde kesin süre tayin edilmeli, bu suretle yargılamaya hız kazandırmalıdır.
Somut olayda mahkemece yapılan yargılama sırasında davacı tanıkları dinlenmiş, davalı tarafın tanıkları “ kesin süreye uyulmadığı ” gerekçesiyle dinlenmemiş ise de mahkemenin bu gerekçesi yerinde değildir.
Şöyleki ; taraflara delil bildirmek ve tanıklarını dinletmek üzere 5.10.2010 tarihli oturumda kesin süre verildiği ancak kesin süreye ilişkin ara kararda özellikle “ ikişer tanığın dinlenilmesine ” şeklinde karar alındığı, tebligatın davalı şirkete Tebligat Kanunu 21. maddeye göre yapıldığı takip eden 25.01.2011 tarihli oturumda 2 nolu ara karar ile davalı tarafa delillerinin ibrazı konusunda “ verilen 20 günlük kesin mehlin dolmasının beklenmesine ” şeklinde ayrı bir ara kararı oluşturulduğu, bu ara kararın alınmasından sonra davalı vekilinin süresi içinde 01.02.2011 tarihli dilekçe ile tanıklarını bildirdiği ancak tanıklara davetiye tebliğ edilmediği, Mahkemenin 14.4.2011 tarihli celsesinde davalı tanıklarının hazır olmadığı tanıklar için masraf da yatırılmadığı gerekçesiyle kesin mehlin sonuçları dikkate alınarak dinlenilmesine yer olmadığına karar verildiği ve yargılamanın davalı tanıkları dinlenilmeden neticelendirildiği anlaşılmıştır.
Öncelikle Mahkemece tanık sınırlaması yapılması işlem tarihinde yürürlükte bulunan HUMK ' a ve süreç içinde yürürlüğe giren HMK ya aykırıdır.
Kesin mehile ilişkin duruşma zaptı şirkete tebliğ edilmiş olup duruşmada “ 20 günlük kesin mehilin dolmasının beklenmesine ” şeklindeki ara kararda usule uygun değildir.
Mahkemece, bildirilen davalı tanıklarına yönelik usul işlemlerinin yapılmasına yönelik ara kararı oluşturulmadan, davalı tarafa, usule uygun hukuki dinlenilme hakkı verilmeden karar verilmesi hatalıdır.
Hakim, süre ve kesin süre ile ilgili bir ara kararı verirken şu yönleri gözden uzak tutmamak zorunluluğundadır: Süreye ilişkin ara kararları da öteki kazai kararlar gibi kolaylıkla anlaşılabilecek derecede açık olmalıdır. Hakim, ulus adına emir vermek yetkisi olan bir kişi olup; neyi emrettiğini, hangi şeyin yapılmasını istediğini, herkes, özellikle taraflar ve infaza memur edilen kimseler tereddüde düşmeden ve rahatlıkla anlayabilmelidir. Mahkeme kararlarının tereddüde yer vermeyen, karanlık yönü bulunmayan, çelişkili yanları olmayan açıklık ve kesinlik taşıyan yargısal yapıtlar olması gereklidir.
Hakim, gerekirse tarafları dinleyerek, işin özelliğini ve tarafların durumlarını ve çevre koşullarını gözönünde tutarak ilgililerin neleri yapmaları lazım geldiğini kendilerini dar ve zor duruma düşürmeden tespit etmek suretiyle mehil vermeli, mehile riayet edilmemesi halinde ilgilinin uğrayacağı sonucun ne olacağını açıklayarak uyarmalıdır. Ancak bu kadar duyarlık, titizlik ve açıklıkla verilen, davayı “baştan atma” şaibesi taşımayan bir ara kararı bağlayıcı ve geçerli olabilir. Yargıtay’ın bu konudaki uygulaması hassasiyete dayanmaktadır.
Taraflara delillerini ibraz için verilen süre ile, delillerin ibrazından sonra bu delillere göre yapılması gereken işlemlerle ilgili süreler birbirinden tamamen farklıdır.
Bu nedenlerle Mahkemece, davalının sunduğu delillerin toplanması, bildirdiği tanıkların Hukuk Muhakemeleri Kanununun 243 ve devamı maddeleri uyarınca dinlenip, sonucu dairesinde bir değerlendirme yapılarak karar verilmesi gerekirken; aksine gerekçelerle davalı tanıkları dinlenmeden, davalı tarafa usule uygun hukuki dinlenilme hakkı tanınmadan karar verilmesi hatalıdır.
F) Sonuç:
Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 08.05.2014 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.