Yargıtay 19. Ceza Dairesi · E. 2021/2690 · K. 2021/11824
19. Ceza Dairesi 2021/2690 E. , 2021/11824 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : 5977 Sayılı Kanuna Aykırılık HÜKÜM : Beraat Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun süresi, kararın niteliği ve suç tarihine göre dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü; Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun benzer bir konuda verdiği 03.07.2018 tarih ve 2015/9-1191 E. 2018/328 K. sayılı kararında ifade edildiği üzere; suçtan doğrudan doğruya zarar görmeyen ve ilgili kanunlarda da açılan kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İl Müdürlüğü) TEMYİZ İSTEMİNİN, 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 317. maddesi uyarınca REDDİNE 28.06.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
(M)
MUHALEFET ŞERHİ: Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 Sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) taşra kuruluşu olan suç tarihindeki adıyla Konya İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen beraat kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-) 5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 Sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 Sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 Sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 Sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak fikri ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir . Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur.