VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; alacağın zamanaşımına uğramadığını, davalının kendi savunmasında maddi vakıanın tespit edilebilmesi için ceza dosyasının sonucunun beklenmesi gerektiğini ileri sürdüğünü, davalının savunması ve hakem dosyası içeriği dikkate alındığında konunun ayrıca hakkın kötüye kullanılması ve çelişkili davranma yasağı kapsamında kaldığının değerlendirilmesinin gerektiğini, icra dosyasında yapılan ödemeler de araştırılıp tartışılmadan eksik inceleme ve hatalı değerlendirme ile sonuca varıldığını ileri sürerek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu edilen alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı ve bu kapsamda mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yeterli olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. Mülga 6762 sayılı Kanun'un 1268, 1292, 1299 vd. maddeleri
2. Mülga 818 sayılı Kanun'un 133, 136. maddeleri
3. Sigortacılık Kanunu'nun 30/16 vd. maddeleri
4. Türk Medeni Kanunu'nun 2. maddesi
2. Değerlendirme
1.Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
2. Dava, işyeri/yangın sigorta poliçesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Riziko tarihi ve poliçenin geçerli olduğu süre gözetilerek 6103 sayılı Kanun'un 2 ve 6. maddeleri gereğince somut olayda uygulanması gereken Mülga 6762 sayılı Kanun'un mal sigortasına ilişkin 1278. maddesine göre, mukavelede aksine hüküm olmadıkça sigortacı sigorta ettiren veya sigortadan faydalanan kimsenin yahut fiillerinden hukuken mesul bulundukları kimselerin kusurlarından doğan hasarların tazminiyle yükümlüdür. Fakat hiçbir hâlde sigortacı sigorta ettiren veya sigortadan faydalanan kimsenin kasdından doğan hasarları tazmine mecbur olmaz. Diğer taraftan TTK'nın 1282. maddesi uyarınca sigortacı, geçerli bir sigorta ilişkisi kurulduktan sonra oluşan rizikolardan sorumlu olduğu gibi aynı Kanun'un 1281. maddesi hükmüne göre kural olarak rizikonun teminat dışında kaldığına ilişkin iddianın sigortacı tarafından kanıtlanması gerekmektedir.
3. Yine Mülga Türk Ticaret Kanunu'nun 1304. maddesi gereğince sigortacı, sigorta ettiren kimse veya sigortalının kasten çıkarmış olduğu ya da yangının çıkarılmasına bir şekilde suç ortaklığı ettiği durumlarda çıkan yangın dolayısıyla oluşan hasardan sorumlu tutulamaz. Bu hükümlere aykırı yapılan sigorta sözleşmeleri geçersizdir.
4. Görüldüğü üzere rizikoyu teminat dışında bırakan husus kasıt olarak nitelendirilmiş olup, kusurlu davranış olarak belirtilmemiştir. Sigortacı her ne kadar anılan Kanun hükmü uyarınca sigortalının kasten çıkarmış olduğu bir yangın nedeniyle oluşan zararı tazmin etmez ise de, rizikonun oluşmasından hemen sonra bu husus kesinlikle saptanamamışsa, sigortacının sigortalı hakkında sırf ceza davası açılmış olmasına dayanarak ödememe def'inde bulunması mümkün değildir. Sigortacı bu gibi durumlarda, yani ödeyeceği ileride yangının kasten çıkarıldığının ispatlanması hâlinde de sigortalıdan geri alınmasının mümkün olmadığını tahmin ettiği durumlarda geri alma konusundaki güvence bakımından Mülga 818 sayılı Kanun'un 91. maddesinin kendisine tanıdığı tevdi mahalli tayin ettirmek suretiyle temerrütün sonuçlarından kurtulması yoluna gitmelidir (Işıl Ulaş, Uygulamalı Zarar Sigortaları Hukuku, Ankara 2012, s. 308,334 vd.).
5. Eldeki davada mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiştir. Zamanaşımı; yasanın belirlediği koşullar altında bir sürenin geçmesi üzerine bir hak kazanma ya da bir yükümden kurtulma yoludur. Hak kazanma durumuna kazandırıcı zamanaşımı, bir yükümlülükten kurtulma hâline ise düşürücü zamanaşımı denilmektedir (Türk Hukuk Lugatı, Ankara 2021 Baskı, Cilt-I, s. 1244).
6. Bütün hukuk sistemleri kural olarak bir hakkın dava edilebilmesini, belirli bir sürenin geçmemiş olmasına bağlamışlardır. Belirli bir sürenin geçmesi, söz konusu hakkın hukuki yoldan talep edilebilmesini ortadan kaldırır. Zamanaşımı süresi olarak adlandırılan bu süre sonunda açılmış olan davalar, def'i veya itiraz niteliğinde bir müdahaleye tâbidir. Türk hukukunda zamanaşımının def'i niteliğinde olduğu, alacağı sona erdirmeyip, hukuki yoldan tahsil imkânını ortadan kaldırdığı kabul edilir.
7. Zamanaşımı gerçek anlamda borcu sona erdiren bir sebep oluşturmayıp, borçluya bir def'i hakkı verir. Borçlu zamanaşımı def'ini ileri sürdüğünde borç eksik borca dönüşür, alacaklının davası reddolunur (İsmail Demir, Sigorta Hukuku, Ankara 2023, s.265).
8. Sigorta sözleşmesinden kaynaklanan maddi tazminat talepleri sigorta ettiren ile sigortacının tarafı olduğu sözleşmeye dayanmakta olup, bu davalar mülga 6762 sayılı Kanun'un 1268. maddesi gereğince iki yıllık zamanaşımı süresine tâbidir. Bu düzenleme İşyeri/yangın sigortası Genel Şartlarının C.10. maddesinde de açıkça ve aynen yer almaktadır. 6762 sayılı TTK'nın 1292 ve 1299. maddeleri hükmü uyarınca zamanaşımı süresinin başlangıcı alacağın muaccel olduğu gün yani sigortalının rizikonun gerçekleştiğini öğrendiği günden itibaren başlayan beş günlük ihbar tarihinin son günüdür.
9. Zamanaşımı süresinin işlemesi, durması ve kesilmesi ise (somut olaya uygulanması gereken) mülga Borçlar Kanunu hükümlerine göre belirlenir.
10. Zamanaşımının kesilme sebepleri mülga Borçlar Kanunu'nun 133. maddesinde;
"... 1- Borçlu borcu ikrar ettiği, hususiyle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin yahut kefil verdiği takdirde.
2- Alacaklı dava veya defi zımnında mahkemeye veya hakeme müracaatla veya icrai takibat yahut iflas masasına müdahale ile hakkını talep eylediği halde" olarak sayılmışken;
Aynı Kanun'un 136. Maddesinin 1. fıkrasında "Bir dava veya defi ile katedilmiş olan müruru zaman, dava devam ettiği müddetçe iki tarafın muhakemeye müteallik her muamelesinden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden cereyana başlar." amir hükmüne yer verilmiştir.
11. Uyuşmazlığın niteliği gereği yeri gelmişken hemen belirtmek gerekir ki, bütün hakların kullanılmasında ve borçların ifasında uyulması gereken dürüstlük kuralı ve hakların genel sınırlarını oluşturan hakkın kötüye kullanılması yasağı, kamu düzeni ihtiyaç ve gerekleri nedeniyle konulmuş kurallardır. Bu nedenle TMK’nın 2. maddesi emredici niteliktedir. Tarafların aralarındaki ilişkide dürüstlük kuralının ve hakkın kötüye kullanılması yasağının uygulanmayacağını kararlaştırmaları mümkün değildir. Dürüstlük kuralına veya hakkın kötüye kullanılması yasağına aykırı bir davranış, doğrudan hakkın mevcudiyetini ortadan kaldırdığından bir itiraz teşkil eder. Bu nedenle dava dosyasındaki bilgi ve belgelerden hâkim, dürüstlük kuralına aykırı, hakkın kötüye kullanılması oluşturan davranışı tespit ediyorsa, ilgili tarafından ileri sürülmemiş olsa bile, kendiliğinden bunu dikkate almalıdır.
12. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünün de dürüstlük kurallarına göre belirlenmesi gerekir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasına zarar verme kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.
13. Hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı, “dürüstlük kurallarına aykırı davranılıp davranılmadığı” ile ilgili olduğuna göre dürüstlük kuralının da burada kısaca açıklanması uygun olacaktır: TMK'nın 3. maddesinde düzenlenen iyiniyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu hâlde, 2. maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur. Dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuskar, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekalı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır. O hâlde bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken yukarıda belirtilen ilkelere uygun hareket etmek durumundadır; aksi hâlde, haklarını kötüye kullandıkları sonucuna varılabilecektir.
14. Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Kendine özgü mahiyet arz eden güven sorumluluğu ise bir kişinin davranışlarıyla başkalarında yarattığı haklı beklentiler nedeniyle oluşan güven ilişkisinden kaynaklanır. Hakkın kötüye kullanımı kurumu hukukun şekilciliğinden doğan sertliği gidermek maksadıyla ortaya çıkmıştır. Zira teknik gerçekler dolayısıyla belli kalıplara sokulmuş olan hukuk kuralları tarafından kişilere tanınan yetkilerin olduğu gibi kullanılması, diğer kişiler ve toplumlar için çoğu kez katlanılması güç olan sonuçlar doğurabilecektir. İşte bu noktada TMK’nın 2. maddesi önem taşımakta olup, bu hüküm hukukta ortaya çıkabilecek bu gibi gerçek olmayan kanun boşluklarının giderilmesi amacını gütmektedir.
15. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; taraflar arasında imzalanan 29.07.2011-29.07.2012 vadeli işyeri sigorta poliçesi bulunmaktadır. Yangın rizikosu sigorta süresi içinde 23.02.2012 tarihinde saat 01.30 da meydana gelmiş, aynı gün düzenlenen itfaiye raporunda yangının çıkış nedeni tespit edilememiştir. Ümraniye Cumhuriyet Başsavcılığının 20.03.2012 tarihli ve 2012/5109 soruşturma numaralı dosyasında; olay yerinde yapılan inceleme ve değerlendirme esnasında yangının çıkış nedeninin tespit edilemediği, yangının kasten veya taksirle meydana geldiği konusunda herhangi bir delilin elde edilemediği, bu durum karşısında şüphelinin gerekli önlemleri almayarak olayda kusurlu bulunduğu hususunda delil bulunmadığından kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmiştir. Sigortalı 24.02.2012 tarihinde sigorta şirketine başvuruda bulunmuş, sigortacı ret cevabı vermemiş ancak ödemede de bulunmamıştır. Zararın ödenmesi amacıyla davacı tarafça Kadıköy 1. Noterliği aracılığıyla gönderilen 14.05.2012 ihbarname üzerine davacı şirket alacaklılarınca başlatılan icra takip dosyalarında gönderilen haciz ihbarnameleri üzerine en sonuncusu 24.05.2012 tarihinde olmak üzere toplam 259.501,00 TL tutarında ödeme yapılmıştır. Bakiye zararın karşılanması amacıyla davacı tarafça 03.07.2012 tarihinde uyuşmazlık hakem heyetine başvuru yapılmış, Sigorta Tahkim Komisyonu Uyuşmazlık Hakem Heyetince 04.11.2013 tarihli karar ile tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmiş, Sigorta Tahkim Komisyonu İtiraz Hakem Heyetinin 27.01.2014 tarihli kararıyla; hakem kararının yasal süresi içinde verilmediğinden kaldırılmasına ve dosyanın görevli mahkemeye tevdi edilmesi için Sigorta Tahkim Komisyonuna iadesine karar verilmiş; anılan karar Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 09.12.2014 tarihli ve 2014/6929 Esas, 2014/18055 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşmiş ve karar taraflara 06.04.2015 tarihinde tebliğ edilmiştir. Esasen davacı en nihayetinde son işlemle kesilen iki yıllık süre geçmeden 03.11.2015 tarihinde eldeki davayı açmıştır.
16. Öte yandan davalı ... vekili, hakem dosyası dahil olmak üzere davaya konu zararın yangının şüpheli olması nedeniyle poliçe teminatı dışında kaldığını, bu hususta yaptıkları şikâyete ilişkin ceza davası sonucunun beklenmesi gerektiğini, sigortalının faturalarında da usulsüzlük bulunduğu iddiasıyla da suç duyurusunda bulunduklarından zararın da kanıtlanamadığını savunmuştur. Davalı savunmasında sigortalının eşinin 23.08.2012 tarihli şikâyet/ihbar dilekçesi ve 03.12.2012 tarihli dilekçelerine de dayandırmış olup, dosya kapsamından fatura usulsüzlüğü iddiasına yönelik olarak yürütülen soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, sigortacının dilekçelerle birlikte davacıya ait işyerinde gerçekleşen yangın olayının şüpheli olduğu, yangının sigortadan menfaat temin etmek amacıyla kasten çıkartılmış olabileceği iddiası ile davacı sigortalı yetkilisi hakkında, "sigorta bedelini almak amacıyla dolandırıcılık" iddiası ile Cumhuriyet Başsavcılığına yapmış olduğu suç duyurusuna istinaden İstanbul Anadolu 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/170 Esas- 2017/51 Karar sayılı dosyasında, davacı şirket yetkilisi ve diğer altı sanık hakkında dava açıldığı; mahkemece atılı suçun sanıklar tarafından işlendiğinin sabit olmadığı ve yangının kasten çıkartıldığına dair delil bulunmadığı gerekçesiyle 22.02.2017 tarihinde beraat kararı verildiği, anılan kararın işbu dava açıldıktan sonra 10.07.2017 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Açıklanan olaylar silsilesinde davalı sigortacının, tahkim komisyonu nezdindeki yargılama devam ederken poliçe kapsamındaki yangın rizikosunun gerçekleşme biçiminin şüpheli olduğu ve yangının kasten çıkartıldığı iddiasıyla yaptığı savcılık şikâyetiyle ileri sürdüğü; yangının kasten çıkarıldığı iddiasının ispatlanması durumunda zararın poliçe teminatı kapsamı dışında kalacağı, Sigorta Tahkim Komisyonu nezdindeki yargılama sürecinin tüm aşamalarıyla sona erip kararın kesinleştiği tarihten çok sonraki bir zamanda yangının sigortadan menfaat temini için kasten çıkartılmasına yönelik maddi vakıaya ilişkin durumun netleştiği sabittir.
17. Tüm bu vakıalar karşısında; davalı sigortacının zararın teminat dışı olduğuna ilişkin savunmaları ile bu hususta tahkim yargılaması devam ederken yaptığı şikâyet sonucu yürütülen ceza soruşturmasının başlama tarihi ve ceza davasının kapsamı; sürecin bu şekilde gerçekleşmesinde davacıya atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı gözetilip zamanaşımı def'i konusunda dosya kapsamı ve hakkaniyete uygun bir değerlendirme yaparak def'inin reddine karar vermek gerekirken eksik değerlendirme ve hatalı gerekçe ile davanın zamanaşımından reddine karar verilmesi hatalıdır.
18. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; olayların gelişimine bakıldığında davacıya atfedilebilecek kusur bulunmadığı kabul edilse bile davalının hileli davranışından da söz edilemeyeceği, hakem kararı yok hükmünde olduğundan zamanaşımının kesilmediği, davacının elindeki karara istinaden zamanaşımı süresi içinde mahkemeye başvurmadığı, dolayısıyla mahkemece davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen kararın onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
19. Hâl böyle olunca mahkemece önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen ve yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerle bozulması gerekmiştir.