V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu, müvekkilinin yurt dışında olduğu dönemde tebliğ edilen dava dilekçesi ve sair evraka cevap veremediğini, savunma hakkının kısıtlandığını, davacı tanıklarının bedelin ödendiğini beyan ettiklerini, bedel ödendiğinin kanıtlandığını, murisin mal satmaya ihtiyacı olduğunu, daha önce 100 m2'lik kısmın kızı Habibe’nin eşinin borcu için satıldığını, taşınmazın yan parselinin de müvekkiline ait olduğunu, müvekkilinin taşınmazın kalan kısmını da almak istediğini, bedeller arası farkın tek başına muvazaanın kanıtı olmayacağını, dava tarihindeki değerlerin dikkate alınmasının doğru olmadığını, davanın muris muvazaası iddiası ile açılmasına rağmen müvekkilinin murisin iradesini sakatladığından bahsedildiğini, muvazaadan bahsedilmediğini, müvekkilinin tanıklarını dinletemediğini ileri sürerek kararın bozulmasını istemiştir.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Dava, muris muvazaası hukuki nedenine dayalı tapu iptali ve tescili ilişkindir.
Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 371. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
Dosya içeriğinden; muris ...’in ... ada 3 parsel sayılı taşınmazın 685/943 payının kayden maliki olduğu, taşınmazın 238/943 payının da davalı ... ....’e ait olduğu, murisin 100/943 payını 11.08.2006 tarihinde, 585/943 payını da 12.02.2007 tarihinde davalı damadı .... ...’e temlik ettiği, 3 parsel sayılı taşınmazın davalı ... ...’in maliki olduğu 2 parsel sayılı taşınmaz ile tevhidi sonucunda 5 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu, davacı tarafın, 100/943 payın dava konusu edilmediğini bildirdiği, murisin 22.08.2021 tarihinde öldüğü, geriye mirasçı olarak ilk eşinden olma çocukları ...,... ve .... ile ikinci eşi .... ve müşterek çocukları ...,...,..., ve...’in kaldıkları görülmüştür.
Uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.
Bu durumda, yerleşmiş Yargıtay içtihatlarında ve 01.04.1974 tarihli 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 706., Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 237. (Borçlar Kanunu'nun (BK) 213.) ve Tapu Kanunu'nun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.
Bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün, diğer bir söyleyişle mirasbırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. Bunun için de ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı, mirasbırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alım gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile mirasbırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır
Öte yandan; TMK’nın 6. maddesi “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.” hükmünü, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 190/1. maddesi ise “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.” hükmünü düzenlemiştir.
Somut olayda; davacı tanıklarının murisin çocukları ile arasının iyi olduğu ve çocukları arasında ayrım yapmadığı yönünde beyanda bulundukları, murisin ilk eşinden olan oğlu....’nin davacı tanığı olarak verdiği beyanında murisin çocukları arasında ayrım yapmadığını ve mal kaçırma kastı bulunmadığını bildirdiği, davacının eşi olan davacı tanığı ....’ın da beyanında davalının kendisinden 30 yaş küçük olan murisin kızı ....’ı kaçırıp evlendiği yönünde beyanda bulunduğu, dava konusu taşınmazın 258/943 payının öncesinde davalıya ait olduğu, davacının ve dinlenilen tanıkların da kabulünde olduğu üzere 100/943 payın murisin çocuklarından birinin borcunun ödenmesi için davalıya satış suretiyle devredildiği, dava konusu 585/943 payın da alınması ile davalının taşınmazın tamamının maliki olduğu ve kendisine ait olan yan parsel ile taşınmazları tevhit ettiği, murisin terekesinde başkaca malları olduğu ve salt bedeller arasındaki farkın muvazaanın ispatında yeterli olmadığı hususları hep birlikte değerlendirildiğinde davacının, TMK’nın 6. ve HMK’nın 190. maddesi hükümleri uyarınca murisin kızından yaşça büyük ve kızını kaçırarak evlenen davalı damadına mal kaçırdığı iddiasını ispat edebildiğini söyleyebilmek mümkün değildir.
Hal böyle olunca; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.