KARŞI OY
Dava; basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat ve hükmün yayınlanması istemine ilişkindir.
Anayasa’nın 28. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca basın özgürlüğünün sınırlanmasında ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu anlamda basın özgürlüğü, ifade özgürlüğünün farklı bir görünümü olarak karşımıza çıkar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan olup, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şok edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (AİHM; Handyside/Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 7/12/1976, p.49; Von Hannover/Almanya (No:2), B. No: 40660/08 ve 60641/08, 7/2/2012, p.101).
Ancak belirtmek gerekir ki basın özgürlüğü sınırsız değildir. Anayasa'nın 17. maddesi gereğince, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek de yargı mercilerinin görevleri arasındadır. Mahkemeler, Anayasa'nın 17. maddesi gereğince kişilik haklarını korurken aynı zamanda Anayasa'nın 26. ve 28. maddeleri gereğince ifade ve basın özgürlüklerinin gerçek ve etkili bir biçimde korunmasını sağlama yükümlülüğü sebebiyle yarışan haklar arasında adil bir denge kurmak zorundadır. Bu denge kurulurken Anayasa’nın 13. maddesi kapsamında hakkın özüne dokunulmamalı, demokratik toplum düzeninin gerekleri ve sınırlama amacı ile aracı arasındaki ölçü gözetilmelidir. Bu anlamda, mahkemece dayanılan gerekçelerin, ifade özgürlüğünü kısıtlama bakımından “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine uygun olduğunu inandırıcı bir şekilde ortaya koyup koyamadığı denetlenmelidir. Mahkeme, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasına yönelik olarak tazminata karar verirken düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünün kullanılmasından kaynaklanan yarardan çok daha ağır basan, korunması gereken bir yararın varlığını somut olgulara dayanarak göstermelidir.
Mahkemeler, yarışan haklar arasında dengeleme yaparken; yayında kamu yararı bulunmasına, kamusal yarara dair bir tartışmaya katkı sağlamasına, toplumsal ilginin varlığına ve konunun güncel olmasına, haber veya makalenin konusu ile yayımlanma şartlarına, bunlarda kullanılan ifadelerin türüne, yayının içeriğine, şekli ve sonuçlarına, habere yönelik kısıtlamaların niteliğine ve kapsamına, haberde yer alan ifadelerin kim tarafından dile getirildiğine, hedef alınan kişinin kim olduğuna ve tanınırlık derecesi ile ilgili kişinin önceki davranışlarına dikkat etmelidir.
Somut olay yukarıda yer verilen ilkeler ışığında incelendiğinde; haberin verildiği dönemin (17/25 Aralık soruşturmalarından bir kaç ay sonra 2014 yılı şubat ayı) koşulları şöyledir: Ülke, (15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe teşebbüsü ve sonrasında terör örgütü olduğu açıkça ortaya çıkan ve hukuken de böyle kabul edilen) FETÖ/PDY’ye mensup kolluk kuvvetleri ile yargı mensuplarınca 17/25 Aralık (2013) ismiyle anılan ve hükümeti çalışamaz hâle getirmeye yönelik olarak başlatıldığı sonradan kesinleşen soruşturmalarla ilgili basın-yayın organlarında ve sosyal medyada aynı örgüt mensuplarınca bir takım ses kayıtlarının servis edilmekte olduğu bir süreçten geçmektedir. Terör örgütünün, anılan soruşturmaların gerçekliği konusunda toplumu etkileme, soruşturmaların toplumsal meşruiyetini sağlayarak hükümeti çalışamaz hâle getirme amacıyla yapıldığı bu süreçten çok sonra darbe teşebbüsüyle anlaşılmış, tüm bu manipülasyonlara neden olan haberlerin de Devletin kolluk, istihbarat ve yargı kurumları içerisine sızmış örgüt mensuplarınca servis edildiği ortaya çıkmıştır. Bu itibarla belirtilmelidir ki basın, somut gerçeği değil, o anda beliren, var olan ve orta düzeydeki kişilerce de yayının yapıldığı biçimi ile kabul edilen olguları yayınlamak durumundadır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların ve olguların yayınından basın sorumlu tutulamaz.
Böyle bir kaos ve belirsizlik ortamında, çeşitli basın ve yayın platformlarında yayınlanan ve henüz terör örgütü eliyle oluşturulduğu kesin olarak bilinemeyen ses kayıtlarındaki bilgilerden yararlanılarak söz konusu haberlerin yapıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu kayıtların, hâlen devam eden soruşturma dosyalarına yansıyan ve dönemi itibariyle gerçekliği bilinemeyen belge ve dokümanlara yollama yapması nedeniyle haberin görünür gerçekliğe uygun olduğunu kabul etmek gerekir.
Öte yandan, haberin verilişinde kesin ifadelerden kaçınıldığı, kaynak gösterildiği, yazı içeriğinde ileri sürülen ve iddia olunan şeklindeki vurgularla kesinliğinin ve gerçekliğinin sorgulanmasına imkân tanındığı, haberin kapsamı ve ceza soruşturmalarına dayandırılması nedeniyle kamuyu ilgilendiren konulara ilişkin olup kamunun bilgi alma hakkı kapsamında kaldığı ve hakaret kabul edilebilecek ölçüde küçük düşürücü ve aşağılayıcı söz ve ifadelerden kaçınıldığı göz önüne alındığında basın özgürlüğü kapsamında kabul edilmesi gerektiği düşüncesindeyim. Dolayısıyla somut gerçeği o anda bilemeyecek durumda olan basını, sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların ve olguların yayınından sorumlu tutmak mümkün değildir.
Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davaya konu yayının ve ifadelerin; Yargıtay, AYM ve AİHM’nin istikrar bulmuş içtihatlarına göre basın özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı ve davacının şöhret ve itibarına saldırı oluşturmadığı anlaşıldığından davanın tümden reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle Sayın Çoğunluğun onama yönündeki düşüncesine iştirak edemiyorum.