VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davalı ... EDAŞ vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davalı ... EDAŞ vekili; direnme gerekçesinin hukuka uygun olmadığını, verilen kararın dosya kapsamı ve toplanan delillerle tenakuz teşkil ettiğini ileri sürerek hükmün bozulmasını istemiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; haksız eylem nedeniyle açılan manevi tazminat davasında, zararın gerçekleşmesinde davacının kusurunun bulunmasının takdir olunan manevi tazminat miktarından indirim yapılmasını gerektirip gerektirmediği noktasında toplanmaktadır.
D. Ön Sorun
1. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; uyuşmazlığın direnme kararının verildiği 27.10.2023 tarihi itibariyle miktar yönünden temyizen incelenmesinin mümkün olup olmadığı; kesinliğin tespitinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 341. maddesi 2. fıkrasının mı yoksa aynı Kanun'un 362/1-a maddesinin mi uygulanması gerektiği hususu ön sorun olarak ele alınıp değerlendirilmiştir.
2. Bu aşamada istinaf ve temyize ilişkin yasal düzenlemelerin açıklanmasında yarar vardır.
3. Bölge Adliye Mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçmiş olup bu tarihten itibaren HMK'nın istinaf ve temyiz hükümleri uygulanmaya başlanmıştır.
4. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun istinaf yoluna başvurulabilen kararları düzenleyen 341. maddesi 2. fıkrası;
“Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. (Ek cümle: 24/11/2016-6763/41 md.) Ancak manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir.” hükmünü içermektedir.
5. İlk derece mahkemeleri tarafından verilen ve miktar veya değeri 3.000,00 (yeniden değerleme oranlarına göre hesaplandığında 2023 yılı için 17.830,00 TL) Türk Lirasını geçmeyen mal varlığına ilişkin davalardaki kararlar kesindir. Kesinlik sınırı bakımından manevi tazminat istemleri için bir istisna getirilmiş ve miktarı ne olursa olsun manevi tazminata ilişkin kararlara karşı istinaf yoluna başvurunun mümkün olduğu belirtilmiştir.
6. Aynı Kanun’un temyiz edilemeyen kararları düzenleyen 362/1-a maddesinde
“(1) Bölge adliye mahkemelerinin aşağıdaki kararları hakkında temyiz yoluna başvurulamaz:
a) Miktar veya değeri kırk bin Türk Lirasını (bu tutar dâhil) geçmeyen davalara ilişkin kararlar…” şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.
7. Bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği belirlenirken, temyiz hakkının doğduğu (kararın verildiği) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise ona bağlı kalınmalıdır.
8. Kanun’da bozma kararı üzerine ilk derece mahkemesince verilen kararların temyiz edilmesi hâlinde kesinlik sınırının tespitine dair açık bir hüküm bulunmadığından HMK'nın 341. maddesi 2. fıkrasındaki düzenlemenin dikkate alınması gereklidir. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 17.04.2024 tarihli, 2024/11-135 Esas, 2024/185 Karar ve 05.07.2023 tarihli, 2023/2-191 Esas, 2023/703 Karar sayılı kararları da aynı yöndedir.
9. Buna göre somut olayda temyize konu uyuşmazlığın kesinlik sınırı altında kaldığı kabul edilemeyecektir.
10. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının temyiz edilmesi hâlinde kesinlik sınırının tespitinde HMK'nın 362/1-a maddesindeki düzenlemenin dikkate alınmasının yerinde olacağı, kanun koyucunun manevi tazminat davaları için istinaf incelemesinde öngörülen miktara bakılmaksızın incelemeye tabi olma istisnasını temyiz incelemesi yönünden öngörmediği, bu sebeple direnme kararının verildiği tarih itibariyle temyiz kesinlik sınırı 238.730,00 TL olmakla 100.000,00 TL tazminata ilişkin verilen kararın kesin nitelik taşıdığı ve temyiz dilekçesinin miktar yönünden reddine karar verilmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
11. Hâl böyle olunca; yukarıda yapılan açıklamalar kapsamında eldeki davada kararın miktar yönünden kesin nitelikte olmadığı ve ön sorunun bulunmadığına 30.04.2025 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verilerek işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
E. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 26. maddesi.
2. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 56. maddesi.
2. Değerlendirme
1. Direnmeye konu Özel Daire kararında manevi tazminat miktarı belirlenirken davacının kusurunun göz ardı edilerek taleple bağlılık ilkesinin ihlâl edildiği kabul edilmiş olup bu bozma kararına karşı tesis edilen direnme gerekçesinin yerinde olup olmadığının ortaya konulabilmesi için öncelikle manevi zarar ve bunun tazminine ilişkin kural ve hükümler ortaya konulmalıdır.
2. Manevi zarar, insan ruhunda kişinin iradesi dışında meydana gelen acı, ızdırap ve elem olarak ifade edilmektedir. Türk Hukuk Lügatında "kişisel çıkarlara yapılan saldırının karşılığı olan tazminat" olarak tanımlanan (Türk Hukuk Lugatı, Ankara-2021 Baskı, Cilt-I, s. 763, 1075) manevi tazminat ise bozulan manevi dengenin yerine gelmesi için kabul edilen bir telafi şeklidir.
3. Hukuka aykırı ve kusurlu bir davranış sonucu hakkı ihlâl edilenin zararının giderilmesi, menfaatinin denkleştirilmesi hukukun temel ilkesidir. Manevi zararın tazmini herkese karşı korunan kişilik hakkının kapsamına giren değerlerden birinin ihlâli hâlinde doğan, mutlak bir haktır.
4. Haksız fiil nedeniyle manevi tazminata hükmedilebilmesi, maddi tazminat talepleriyle paralel şekilde bazı şartların mevcut olmasını gerektirir. Buna göre; kişinin kişilik hakkı hukuka aykırı olarak zarar görmeli, manevi zarar bulunmalı, manevi zarar ile fiil arasında uygun nedensellik bağı bulunmalı, zarar veren tarafın kusuru yahut kusursuz sorumluluk hâllerinden birinin mevcut olması gerekir.
5. Somut olayda uygulanması gereken TBK'nın “Manevi tazminat” başlıklı 56. maddesinde; “Hâkim, bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevi tazminat olarak ödenmesine karar verebilir.
Ağır bedensel zarar veya ölüm hâlinde, zarar görenin veya ölenin yakınlarına da manevi tazminat olarak uygun bir miktar paranın ödenmesine karar verilebilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
6. Madde metninden anlaşılacağı üzere manevi tazminat miktarının tespiti ve tayininde hâkimin önemli bir takdir yetkisi vardır.
7. Manevi zararın miktarının belirlenmesi hususunda bir tarafta zarar gören kişinin uğramış olduğu zararın telafisi, diğer bir tarafta ise kişinin duyduğu ruhsal ve psikolojik çöküntüyü tatmin ederek denkleştirme amacına hizmet söz konusu olduğundan bu durum parayla ölçülemez, yalnızca hâkim tarafından takdir edilebilir. Ancak bu takdir yetkisi hâkimin keyfi olarak karar verebileceği şeklinde yorumlanmamalıdır (Gökhan Antalya, Manevi Zararın Belirlenmesi ve Manevi Tazminatın Hesaplanması, İstanbul 2017, s. 8).
8. Manevi tazminat, beden gücü kaybı nedeniyle bozulan ruh huzurunun, duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabın kısmen ve imkân nispetinde iadesini amaçladığından hâkim tazminat miktarını belirlerken somut olayın özelliğini, zarar görenin ekonomik ve sosyal durumunu, paranın alım gücünü, maluliyet oranını, beden gücü kaybı nedeniyle duyulan ve ileride duyulacak elem ve ızdırabı ve elbette tüm bunlar yanında 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 4. maddesi gereği hak ve nesafet ölçütlerini gözetmelidir.
9. Başka bir ifadeyle, manevi zarar olarak kabul edilip hak sahibine verilecek tazminat tutarı adalete uygun olmalıdır. Bu para aslında ne tazminat ne de cezadır. Çünkü mamelek hukukuna ilişkin bir zararın karşılanmasını amaç edinmediği gibi, kusurlu olana yalnız hukukun ihlâlinden dolayı yapılan bir kötülük de değildir. Bu anlamda, zarara uğrayanda bir huzur duygusu uyandırmayı, aynı zamanda ruhi ızdırabın dindirilmesini amaç edindiğinden, tazminata benzer bir fonksiyonu vardır.
10. O hâlde bu tazminatın sınırı, onun amacına göre belirlenmeli ve takdir edilecek miktar, mevcut durumda elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır.
11. Somut uyuşmazlıkta mahkemenin manevi tazminatı tayin ve takdirinde taleple bağlılık ilkesini ihlâl edip etmediği tartışıldığına göre gelinen aşamada söz konusu ilkenin anlam ve mahiyetine kısaca değinilmek yerinde olacaktır.
12. Medeni yargılama hukukunun temel amacı tarafların maddi hukuktan kaynaklanan subjektif haklarını korumaktır. Kanun koyucu bu amacı sağlama yolunda bazı kurallar kabul ederek yargılamaya hâkim olan ilkeleri ortaya koymuştur.
13. Bu ilkelerden biri HMK'nın 26. maddesinde “Hâkim, tarafların talep sonuçlarıyla bağlıdır; ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Duruma göre, talep sonucundan daha azına karar verebilir.
Hâkimin, tarafların talebiyle bağlı olmadığına ilişkin kanun hükümleri saklıdır.” şeklinde düzenlenen taleple bağlılık ilkesidir.
14. Buna göre hâkim kanunlarda gösterilen sınırlı sayıdaki istisnalar bir kenara bırakılacak olursa talepten fazlasına veya talepten başka bir şeye karar veremez. Fakat hâkimin duruma göre talep sonucundan daha azına karar vermesinin önünde elbette bir engel bulunmamaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.09.2018 tarihli ve 2017/5-3112 Esas, 2018/1343 Karar sayılı kararı).
15. Tarafın neyi talep edip etmediği ve hâkimin ne hakkında karar verip veremeyeceği dava dilekçesine bakılarak tespit edilir. Bu tespitin konusunu, istenilen hukuki sonuç oluşturur. Bu itibarla hâkimin karar verme sınırı dava dilekçesi ile belirlenmiş olur.
16. Türk hukuk öğretisinde, dava konusunun “dava ile elde edilmek istenen sonuç” olduğu konusunda görüş birliği bulunmaktadır. Bu görüş dikkate alınarak dava konusunu sadece talep sonucu olarak değerlendirilmesi durumunda, dava konusunun aynı kalıp da hayat olayının (vakıa kompleksinin) değişikliğe uğramasını dava değiştirme olarak görmemek gerekir (Emel Hanağası, Davada Menfaat, Ankara 2009, s. 123- 125).
17. Manevi tazminatın takdir ve tayini meselesinin taleple bağlılık ilkesine yönelik açıklamalar bağlamında tartışıldığı Hukuk Genel Kurulunun 12.11.2019 tarihli, 2017/21-434 Esas, 2019/1173 Karar sayılı kararında ifade edildiği üzere; manevi tazminat talebi yönünden zarara uğrayan kişinin olayın meydana gelmesinde tarafların kusur oranlarını bilmesinin beklenemeyeceği, tarafların kusur oranlarının ancak yargılama aşamasında mahkemece bilirkişi eliyle kusura ilişkin yapılacak inceleme sonunda öğrenebileceği gözetildiğinde, kusur oranı hakkında kesin fikir sahibi olması mümkün olmayan davacı tarafın, meydana gelen zararın karşı tarafın kusuru neticesinde meydana geldiği, kendisinin kusurunun olmadığı şeklindeki dava dilekçesi anlatımlarının genel ve soyut açıklamayı içerdiği, bu sebeple de kusursuz olduğunu belirterek istemde bulunan davacının, yargılama sırasında kusurlu olduğunun belirlenmesinin, manevi tazminatın açıklanan niteliği gereğince talep sonucunu değiştirecek mahiyette olmadığı ve fakat hâkimin takdirinde etkili olabileceği açıktır.
18. Somut olayda davacı, dış cephe boyası yaptığı sırada binanın hemen yakınından geçen yüksek gerilim hattına temas etmesi üzerine elektrik akımına kapılarak ağır şekilde yaralandığını, davalıların bu kazada kusurlu olduğunu ve doğan zarardan sorumlu tutulmaları gerektiğini ileri sürerek maddi ve 100.000,00 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Dosya kapsamındaki tıbbi dokümanlardan davacının sağ diz altından bacağının kesildiği ve çift koltuk değneği ile hareket edebildiği anlaşılmaktadır.
19. Mahkemece; bedensel zararlara ilişkin maddi tazminat taleplerinin incelenmesindeki usule uygun olarak davacının maluliyet durumu ile tarafların kusur oranları bilirkişi marifetiyle tespit edilmiş, kazada davacının da %20 oranında kusurlu olması sürekli iş göremezlik tazminatının belirlenmesinde esas alınmış ve maddi tazminat talebi kısmen kabul edilmiştir. Manevi tazminat yönünden ise dosyaya yansıyan maddi vakıalar gözetildiğinde talep tutarının haklı ve yerinde olduğu belirtilerek tam kabule karar verilmiştir.
20. Özel Daire ise; davacının salt karşı taraf kusurluymuş gibi talepte bulunarak manevi tazminat miktarını belirlediği, nitekim maddi tazminat hesabında kendi kusur oranının gözetildiği, buna rağmen manevi tazminatta indirim yapılmamasının talebi aşar şekilde karar vermek sonucunu doğurduğu gerekçesine dayanmıştır.
21. Bu hâliyle Mahkeme ve Özel Dairenin üzerinde anlaşamadığı husus yaralanmaya sebep olan olayda davacının da kusurunun bulunuyor olmasının somut olayda manevi tazminat talebinin tam kabulüne engel olup olmayacağıdır.
22. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında direnme konusu uyuşmazlık incelendiğinde; haksız eylem sebebiyle ağır şekilde yaralanan ve bu kazadan davalıların sorumlu olduğunu düşünen davacı, duyduğu ve hayatı boyunca duymaya devam edeceği elem ve ıstırabın bir nebze olsun katlanılabilir hâle gelmesine imkân sağlayacağını düşündüğü bir meblağı manevi tazminat talebi olarak belirlemiştir. Tarafın tatmin edilmesini istediği bu manevi tazmin, mahiyeti itibariyle para ile ölçülebilen, sabit, objektif bir değer değildir. Bu sebepledir ki hâkim; bir yandan dosyaya yansıyan vakıaları, olayın oluş şeklini, mağduriyetin ağırlığını, duyulan acının maddi manevi yoğunluğunu ve sürekliliğini, tarafların sosyo-ekonomik koşullarını ve benzeri hususları bir arada gözetirken diğer yandan, tazminatın bir taraf için cezalandırma, karşı taraf için zenginleştirme sonucunu doğurmayacak şekilde hak ve nesafet dengesine oturmasını sağlama amacını göz önünde tutarak haklı ve yeterli olduğunu kabul edilebileceği tazminat miktarını serbestçe tayin edebilecek ve elbette bir üst sınır olarak davacının talebini aşamayacaktır. Somut olayda Mahkeme de bu esaslar dairesinde manevi tazminat miktarını belirlerken yalnızca davalının değil davacının da kusur durumunu göz önünde tutmuş ve buna rağmen talep edilen tazminat tutarının makul ve kabul edilebilir olduğu sonucuna varmış olup takdir hakkının ne şekilde kullanıldığı denetlenebilir hâlde gerekçeye yansıtıldığına göre manevi tazminatın tümden kabul edilmesinin dava konusu talebi aştığından ve taleple bağlılık ilkesini ihlâl ettiğinden bahsedilemeyecektir.
23. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde direnme kararının Özel Daire kararında gösterilen gerekçelerle bozulması gerektiği görüşü ile, dava dilekçesinde açıkça tüm kusurun davalılarda olduğu, kendilerinde hiçbir kusurun bulunmadığı iddia edilmiş olsaydı yargılamada davacının da kusurlu olduğunu tespit eden mahkemenin mutlak surette manevi tazminattan bir miktar indirim yapması gerektiği ancak somut olayda dava dilekçesinde bu yönde açık bir iddia bulunmadığından netice itibariyle mahkemenin vardığı sonucun yerinde olduğu ve bu sebeple kararın değişik gerekçeyle onanması gerektiği görüşleri ileri sürülmüş ise de bu görüşler yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
24. Hâl böyle olunca Mahkemece verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olduğundan onanmasına karar vermek gerekmiştir.