VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde borçlu vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Borçlu vekili; icra takibine konu alacaklı şirketin hakedişlerinin sözleşme hükümleri ve müvekkilinin ödenek durumu gözetilerek dava açılmadan önce ve dava devam ederken ödendiğini, icra takibine yapılan itirazın kötüniyetli olmadığını, icra inkâr tazminatına hükmedilmemesi gerektiğini, itirazın kaldırılması isteminin reddi gerektiğini ileri sürerek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; İlk Derece Mahkemesinin kısa kararının borçlu vekilinin yüzüne karşı 20.04.2022 tarihinde verilmesi, gerekçeli kararın tebliğ edilmemesi ve kararın 23.05.2022 tarihinde istinaf edilmesi karşısında, istinaf başvurusunun süresinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. İcra ve İflas Kanunu'nun 02.03.2005 tarihli ve 5311 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (5311 sayılı Kanun) ile değişik 363 ve 366. maddeleri,
2. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 297 ve 321. maddeleri.
2. Değerlendirme
1. Hukuka aykırı veya haksız olduğu iddia edilen yargı kararlarının, kural olarak bir üst dereceli veya farklı mahkemelerce, istisnai olarak da kararı veren mahkemece tekrar incelenmesine ve değiştirilmesine olanak tanıyan bu hukuksal mekanizmalara genel olarak “kanun yolu” denilmektedir.
2. Kanun yollarının öncelikli amacı; derece mahkemesi kararlarının, ikinci kez ve bu defa farklı bir yargı merci tarafından incelenmesi suretiyle söz konusu kararların doğruluğunu güvence altına almak, bu sayede dava konusu edilen subjektif hakların hukuka ve maddi gerçeğe uygun kararlarla elde edilmesini sağlamaktır. Aynı zamanda; benzer hukuksal sorunlara mahkemeler tarafından farklı çözümler getirilmesini önleyerek ülkede içtihat birliğini korumak, objektif nitelikteki bu fonksiyonu sayesinde hukukta kalitenin artırılması ve geliştirilmesine katkı sunmaktır.
3. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 36/1. maddesinde herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesinde dava açma hakkını değil, kanun yollarına başvurma hakkını da içermektedir. Kanun yollarına başvurabilme olanağının kişiye ve topluma güvence sağlaması açısından hukuk devletinin bir gereği olduğu da açıktır. Belirtilmelidir ki hukuk devleti ilkesinin zedelenmemesi, adalet mekanizmasına duyulan güvenin sarsılmaması, bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin ihlâl edilmemesi için yargılama makamlarınca verilen kararların gözden geçirilmesi ve hukuka aykırı olup olmadıklarının denetlenmesi gerekmektedir. Mahkeme kararlarının denetlenmesini talep hakkı, evrensel bir hukuk ilkesi olan adil yargılanma hakkının ve hak arama hürriyetinin birer gereği olarak kabul edilmekte ise de kanun koyucu tarafından bütün mahkeme kararlarına karşı bu hak kabul edilmemiş ve bazı sınırlamalar getirilerek, üst yargı denetimi kapalı tutulmuştur.
4. Anayasanın 154 ve devamı maddelerinde her bir yargı kolunda üst derecede yer alan yüksek mahkemeler düzenlenerek, en azından iki dereceli bir yargılama teşkilatı ile mahkeme kararlarının hukuka uygunluğunun denetlenmesi zorunluluğu getirilmiştir. Bu hükümler karşısında yargı yolu denetimi anayasal bir gereklilik olmakla beraber, uygulanacak kanun yolları ve bunların kapsamı konusunda bir düzenleme yapılmayarak bu hususlar kanun koyucunun takdirine bırakılmıştır.
5. Ülkemizde iki dereceli yargılama teşkilatı mevcut iken, Yargıtayın içtihat mahkemesi olma niteliğinin korunması ve denetim yargılamasının güçlendirilerek daha etkin hâle getirilmesi için kanun koyucu tarafından istinaf incelemesi gerekli görülmüş ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun (5235 sayılı Kanun) ile ilk derece mahkemeleriyle Yargıtay arasında istinaf incelemesi yapmakla görevli olmak üzere bölge adliye mahkemeleri kurulmuştur. İlk derece mahkemelerinin kararlarına karşı gidilebilen bu yol, yargı teşkilatını iki aşamalı olmaktan çıkarıp üç aşamalı hâle getirmiştir.
6. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri İle Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun'a paralel olarak 18.03.2005 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 02.03.2005 tarihli ve 5311 sayılı Kanun ile temyiz ve karar düzeltmeye ilişkin hükümlerde değişiklik yapılmıştır.
7. İcra ve iflas hukuku, icra ve iflas takiplerinin usul hukuku niteliğindedir. Bu hukuk dalının amacı, bir yandan takip alacaklısının alacağına kavuşması için borçlu veya üçüncü kişilerin çıkarabilecekleri zorlukları ortadan kaldırmak, diğer yandan kötüniyetli takiplere karşı takip borçlusunun kendisini korumasını sağlayacak hukuki çareler bulmak, bu arada takipten etkilenen üçüncü kişilerin menfaatlerini korumak, takip işlemlerinin yapılması sırasında insan hak ve hürriyetlerinin ihlâl edilmesini önlemektir. İcra iflas hukukunun en önemli kaynağı İİK olup bu Kanun icra ve iflas takibinden, tahsile kadar uygulanması gereken usul hükümlerini düzenlemektedir.
8. Borçların Devlet kuvveti yardımı ile (zorla) yerine getirilmesinde cebrî icra organlarının, alacaklı ile borçlu arasındaki menfaatler dengesini gözetmeleri gerekir (Baki Kuru, İcra ve İflas Hukuku El Kitabı, Ankara, 2013, s.47). Maddi hukukça kişilere tanınan hakların icrasını sağlayan cebrî icra kuralları bünyesinde önemli birtakım menfaatleri barındırır. Zira icra hukuku, alacaklı ile borçlunun menfaatlerinin yoğun bir şekilde çatıştığı bir mücadele alanıdır. Bu hukuk alanında, borcunu vadesinde kendi iradesiyle ifa etmeyen borçluya karşı, alacaklının menfaatleri devlet gücüyle korunur. Bir tarafta alacaklının, alacağını tahsil etme isteği yer almakta; diğer tarafta da, borçlunun olabildiğince malvarlığına ve şahısvarlığına zarar verilmeden borcun tahsil edilmesi veya borcunun sona ermiş olduğunu ispatlama isteği yer almaktadır. Hukukun ve özellikle cebrî icra hukukunun temel fonksiyonu da alacaklı ile borçlu arasında doğan bu menfaat çatışmasını ölçülü, hukukun temel ilkelerine ve özellikle Anayasal kurallara uygun bir şekilde dengeye oturtmaktır
(Pınar Çiftçi, Menfaat Dengesi Çerçevesinde Genel İcra Hukuku ile Kamu İcra Hukukunun Karşılaştırılması, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Yıl 2010, Cilt 12, s.315-316).
9. İcra ve İflas Kanunu'nun 4. maddesi gereğince icra mahkemesi, icra ve iflas dairelerinin işlemlerine karşı yapılan şikâyetlerle, itirazları incelemeye görevli olup takip hukukuna ilişkin kararlar veren özel bir mahkemedir. İcra mahkemelerinin hukuka ilişkin kararlarına karşı kanun yolları İİK'nın 5311 sayılı Kanun ile değişik 363, 364, 365 ve 366. maddelerinde özel hükümlerle düzenlenmiştir.
10. İcra ve İflas Kanunu'nun 366/1. maddesinde ise istinaf ve temyiz incelemelerinin 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'na (HUMK) göre yapılacağı belirtilmiştir. HMK'nın 447/2. maddesi uyarınca mevzuatta, yürürlükten kaldırılan HUMK'a yapılan yollamalar, HMK'nın bu hükümlerin karşılığını oluşturan maddelerine yapılmış sayılır.
11. Açıklanan bu hükümlere göre İİK'da istinaf ve temyize ilişkin özel düzenlemeler yer almakta olup, özel düzenleme bulunmaması hâlinde kural olarak HMK'nın istinaf ve temyize ilişkin hükümleri uygulanır.
12. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile değişik 363. maddesi, maddenin değişiklik öncesi hâlinin aksine icra mahkemesinin hangi kararlarına karşı istinaf yolunun kapalı olduğunu düzenlemiştir. Bu düzenlemeye göre İİK'nın 363. maddesinde gösterilmeyen icra mahkemesi kararlarına karşı ait olduğu hak, alacak veya malın değer veya miktarının yasada öngörülen parasal miktarı geçmesi şartıyla istinaf yolu açıktır.
13. Anayasanın 141. maddesinde düzenlenmiş olan olan usul ekonomisi ilkesi takip hukukunda da uygulanır. İİK'nın 363. maddesi uyarınca aleyhine istinaf yoluna başvurulması mümkün olmayan kararlara ilişkin düzenlemenin temelinde usul ekonomisi ilkesi yer almaktadır. Maddede belirtilen kararlara karşı istinaf yolu kapatılarak takibin mümkün oldukça hızlı ilerleyerek alacaklıların alacaklarına bir an evvel kavuşması amaçlanmıştır. İcra takiplerinin en kısa sürede basit ve ucuz şekilde sonuçlandırılması usul ekonomisinin bir gereğidir. Usul ekonomisinin bir unsuru olan hızlılık, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde “makul sürede yargılanma hakkı” olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 363/1. maddesine göre istinaf yoluna başvuru süresi tefhim veya tebliğden itibaren on gündür. Cebri icra prosedürünün kısa sürede sonuçlandırılması yönündeki beklenti istinaf süresinin de kısa tutulmasına neden olmuştur.
15. İcra ve İflas Kanunu'nun 03.07.1940 tarihli ve 3890 sayılı Kanun ile değişik 363. maddesinde tefhim yeterli görülmeyerek icra mahkemesi kararının tebliğ edilmesi şartı konulmuş, icra mahkemesi kararının tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde temyiz edilebileceği kabul edilmişti. 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı Kanun ile değişiklikten önce temyiz süresinin başlangıcını kararın tebliği teşkil etmekteydi. Uygulamada ilgililerin gereken özeni zamanında göstermemeleri nedeniyle kararın oluşturulmasından uzun süre geçtikten sonra kararın tebliğ edilmesi üzerine haksız çıkan tarafın temyiz etmeyebileceği bir karar için dahi temyiz yoluna başvurduğu görülüyordu. Bu nedenle de işler sürüncemede kalıyor ve bu durum doğal olarak işlerin çoğalmasına yol açıyordu. Buna son vermek için 18.02.1965 tarihli ve 538 sayılı 2004 sayılı İcra ve İflâs Kanununun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ve Bu Kanuna Bazı Madde ve Fıkralar Eklenmesine Dair Kanun (538 sayılı Kanun) ile değişiklik yapılarak kararın yüze karşı açıklandığı durumlarda on günlük temyiz süresinin yüze karşı bildirme tarihinden itibaren başlayacağı düzenlenmiştir. Temyiz süresinin başlangıcı için yasanın kabul ettiği ölçüt karar yüze karşı açıklanmışsa açıklanma tarihi, yüze karşı açıklanmamışsa tebliğ tarihidir (E. İlhan Postacıoğlu, İcra Hukuku Esasları, İstanbul, 2010, s.930).
16. Görüldüğü üzere tebliğin sürat isteyen icra işlerinin uzamasına, işlerin sürüncemede kalmasına ve hakkın yerine getirilmesinde gecikmelere sebep olduğu gözönünde tutularak İİK'nın 363. maddesi, 538 sayılı Kanun'un 140. maddesi ile değiştirilerek "tefhim veya tebliğ" şartı getirilerek bugünkü mevcut düzenlemedeki esasa geçilmiştir.
17. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 365. maddesi uyarınca istinaf yoluna başvurma yasal süre geçtikten sonra yapılır veya istinaf yoluna başvurulmasına olanak bulunmayan bir karara veya vazgeçme nedeniyle itiraz veya şikâyetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikâyete ilişkin olursa HMK'nın ilgili hükümleri gereğince istem icra mahkemesince reddedilir. İstinaf yoluna başvuran kişi ret kararını kabul etmezse, istinaf dilekçesi diğer tarafa tebliğ edildikten sonra, karar sureti ve verilirse cevap dilekçesiyle birlikte yetkili bölge adliye mahkemesine gönderilir. Bölge Adliye Mahkemesi 1. fıkra kapsamına girdiği hâlde reddine karar verilmemiş başvuruyu geri çevirmeyip doğrudan kesin karara bağlar.
18. İcra mahkemesi kararları aleyhine işlemleri uzatmak gibi kötüniyetle istinaf yoluna başvurulduğu anlaşılır ise İİK'nın 363/2. maddesinin göndermesi ile HMK'nın 351. maddesi uygulanır. Bu hüküm İİK'nın 363/3. maddesi uyarınca kesin bir (istinaf yolu kapalı olan) karara karşı istinaf yoluna başvuranlar içinde uygulanır.
19. İcra ve İflas Kanunu'nun 18/1. maddesi uyarınca icra mahkemesine arzedilen hususlar ivedi işlerden sayılır ve bu işlerde basit yargılama usulü uygulanır.
20. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 321. maddesi;
"Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.
Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir." hükmünü,
Basit yargılama usulüne tâbi dava ve işlerde uygulanması gereken aynı Kanun'un 297/2. maddesi ise; "Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." hükmünü içermektedir.
21. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 321/2 ve 297/2. maddelerindeki hükümlerinden anlaşılacağı üzere hâkimin hüküm özetini tutanağa geçirmek suretiyle de kararı tefhim etmesi mümkündür. Hüküm fıkrasının (sonucunun) açık olması zorunludur. Hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
22. Hüküm sonucu veya kısa karar olarak da ifade edilen hüküm fıkrası, kararın en önemli bölümüdür. Öğretide hüküm fıkrasının, kararın vücut bulmuş hâli olduğu, kararın kalbi ve özü niteliğinde bulunduğu ifade edilmektedir (Nilüfer Boran Güneysu, Medeni Usul Hukukunda Karar, Ankara, 2014, s.225). Hâkimin sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim ettiği durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkarılması gerekir. HMK'nın 298. maddesi gereğince gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz. Hâkim verdiği (tefhim ettiği) hüküm ile bağlıdır, sonradan hükmün yanlış olduğu kanısına varsa bile artık hükmünü değiştiremez.
23. Anayasanın 141/3. maddesinde "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli yazılır" hükmü bulunmaktadır. Bu hüküm ile gerekçenin önemi Anayasa düzeyinde vurgulanmış olup, gerekçe ve hüküm birbirine sıkı sıkıya bağlıdır.
24. İcra mahkemesi kararlarının da gerekçeli olması gerekir. Ancak kararın gerekçesi ile birlikte tefhimi, gerekçeli kararın hazırlanması belli bir zaman alacağından cebri icra prosedürünün yapısına aykırı düşebilir. Ne var ki kararın tefhimi için en az hüküm özetinin okunarak tutanağa geçirilmesini öngören HMK'nın 321/2. maddesi bu sakıncayı bertaraf edebilir. Usul ekonomisi ilkesine göre takibin ve icra faaliyetlerinin mümkün olduğunca kısa sürede, basit ve ucuz şekilde sonuçlandırılması gerekir.
25. İcra ve İflas Kanunu'nun 5311 sayılı Kanun ile değişik 363/1. maddesine göre on günlük istinaf süresi icra mahkemesi kararının taraflara tefhim edildiği tarihten itibaren işlemeye başlar. İcra mahkemesi, kısa kararın tefhiminden sonra (istinaf süresi olan) on gün içinde gerekçeli kararını yazıp dosyaya koymazsa ilgilinin (tefhimden itibaren on gün içinde) kısa bir istinaf dilekçesi yazıp vermesi, (bu istinaf dilekçesinde) icra mahkemesi kararını istinaf ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir istinaf dilekçesi vereceğini belirtmesi gerekir (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış İcra ve İflas Hukuku Ders Kitabı, Ankara, 2021, s.347). Kısa bir istinaf dilekçesinin verilmesinden sonra gerekçeli kararın tebliği üzerine istinaf başvurusunda bulunanın gerekçeli istinaf dilekçesi verme hakkı mevcut olduğundan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı da ihlâl edilmemiş olacaktır. Gerekçeli kararın tefhim edilen kısa karara aykırı olması hâlinde ise istinaf süresinin tebliğden başlayacağı açıktır.
26. Diğer taraftan Hukuk Genel Kurulunun 22.11.2023 tarihli ve 2021/12-560 Esas, 2023/1123 Karar sayılı kararında da benimsendiği üzere İİK'nın 366/1. maddesinde istinaf incelemesinin HMK'ya göre yapılacağı ifade edilmiş olup, istinaf başvurusuna karşı cevap dilekçesinin verilmesi ve cevap dilekçesiyle katılma yoluyla istinafa başvurulması mümkündür. İstinaf dilekçesi kendisine tebliğ edilen taraf, başvurma hakkı bulunmasa veya başvuru süresini geçirmiş olsa bile, vereceği cevap dilekçesi ile istinaf yoluna başvurabilir.
27. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki itirazın kaldırılması borçlunun itirazı ile duran (İİK md. 66) ilâmsız icra takibine (ilâmsız icra prosedürü içinde) devam edilmesini sağlayan (İİK md. 78) bir yoldur. İtiraz ile duran ilâmsız icra takibine devam edilmesini sağlamak için, alacaklının genel mahkemelerde itirazın iptali davası açması mümkündür (İİK md. 67). Para (ve teminat) alacakları için ilâmlı icradan başka, ayrı bir ilâmsız icra yolu kabul edilmesinin amacı, alacaklının yalnız ilâmsız icra prosedürü içinde genel mahkemeden bu konuda bir ilâm almadan, çabuk ve basit bir şekilde alacağına kavuşmasını sağlamaktır. Alacaklıya, borçlunun itirazını hükümden düşürmek için yalnız itirazın iptali davası açma imkânı tanınsaydı borçlu hiç bir haklı nedene dayanmayan bir itiraz ile alacaklıyı mahkemede dava açmaya zorlayabilir ve bununla ilâmsız icra yolunu işlemez hâle getirebilirdi. İşte bu sakıncayı önlemek ve ilâmsız icranın amaç edindiği çabukluk ve basitlik ilkelerini gerçekleştirmek için borçlunun itirazının ilâmsız icra prosedürü içinde kaldırılmasını sağlamak üzere itirazın iptali davasından başka icra mahkemesinde itirazın kaldırılması yolu kabul edilmiştir (İİK md. 68-70; Kuru, El Kitabı, s. 275).
28. İtirazın kaldırılması talebi üzerine icra mahkemesi İİK'nın 70. maddesine uyarınca alacaklı ve borçlu tarafı davet eder ve aynı Kanun'un 18. maddesine göre karar verir.
29. Açıklanan ilke ve kurallar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; alacaklı vekili tarafından borçlu aleyhine başlatılan genel haciz yoluyla takibe karşı borçlu vekili itiraz etmiş, alacaklı vekili itirazın kaldırılması istemiyle icra mahkemesine başvurmuştur.
30. İcra mahkemesinin borçlu vekilinin yüzüne karşı verilen 20.04.2022 tarihli kısa kararında istemin kısmen kabulüyle icra dosyasındaki bakiye alacağın 22.871,61 TL olarak düzeltilmesine, talep tarihinden sonra yapılan 1.000.000,00 TL ödemenin %20'si oranında icra inkâr tazminatının borçludan alınarak alacaklıya verilmesine karar verilerek, kanun yolu "Dair, taraf vekillerinin yüzüne karşı, diğer tarafların yokluğunda verilen kararın, yüze karşı verilenler yönünden tefhim, yokluğunda karar verilenler yönünden tebliğ, tarihinden itibaren 10 gün içerisinde eş değer mahkemeye verilecek bir dilekçe veya mahkememize gönderilecek bir dilekçe ya da zabıt katibine beyanda bulunarak ve bu beyanın zapta geçirilmesi suretiyle Ankara Bölge Adliye Mahkemesine istinaf yasa yolu açık olmak üzere, verilen karar açıkça okunup, usulen anlatıldı." şeklinde gösterilmiştir.
31. Borçlu vekili 23.05.2022 tarihinde gerekçeli istinaf dilekçesi sunarak istinaf başvurusunda bulunmuştur. Borçlu vekiline gerekçeli karar tebliğ edilmemiştir. İlk Derece Mahkemesinin ek kararıyla istinaf başvurusunun süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmiş, borçlu vekilince ek kararın yasal süresinde istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusu süresinde kabul edilerek istinaf incelemesi yapılmıştır. Özel Dairece, İlk Derece Mahkemesinin kararının borçlu vekilinin yüzüne karşı verildiği, kararın tefhiminden itibaren yasal on günlük süreden sonra istinaf başvurusunda bulunduğu, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur.
32. Somut olayda icra mahkemesince 20.04.2022 tarihinde tefhim edilen kısa karar HMK'nın 297/2. maddesine göre usulüne uygun olup tefhim ile istinaf süresi başlamıştır. Borçlu vekili on günlük istinaf süresi içinde icra mahkemesi kararını istinaf ettiğini ve gerekçeli kararı gördükten sonra ayrıntılı bir istinaf dilekçesi vereceğini belirten kısa bir istinaf dilekçesi sunmamıştır. O hâlde Bölge Adliye Mahkemesince borçlu vekilinin istinaf isteminin reddine karar verilmesi gerekir.
33. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 29.11.2023 tarihli ve 2021/12-263 Esas, 2023/1150 Karar; 29.11.2023 tarihli ve 2023/12-679 Esas, 2023/1151 Karar ile 29.11.2023 tarihli ve 2023/12-933 Esas, 2023/1152 Karar sayılı kararları aynı yöndedir. Hukuk Genel Kurulunun 23.10.2013 tarihli ve 2013/12-339 Esas, 2013/1474 Karar ile 01.04.2015 tarihli ve 2014/12-1271 Esas, 2015/1157 Karar sayılı kararlarında da İİK'nın 5311 sayılı Kanun ile değişiklikten önceki 363. maddesinde öngörülen tefhim veya tebliğden itibaren on günlük temyiz süresinin kısa kararın yüzüne karşı verilen taraf yönünden tefhimden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir.
34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, HMK'nın 321. maddesi uyarınca hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle açıklanmadığı hâllerde kanunun aradığı koşulları taşıyan bir bildirimin yapılmadığının kabul edilmesi gerektiği, Kanun hükmünün de zorunlu nedenlerle bu bildirimin yapılmayabileceğini kabul ederek bu hâlde hüküm özetinin tutanağa yazdırılmasını yeterli gördüğü ancak bu hâlde de kararın bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması zorunluluğunu getirdiği, bu zorunlulukla birlikte değerlendirildiğinde hükmün tüm unsurları ve gerekçesiyle birlikte açıklanmadığı hâllerde kısa sözlü bildirimin yetmediği ayrıca gerekçeli kararın tebliği yoluyla bildirim yapılması gerektiği, gerekçeli kararın geçerli bildiriminin de tebliğ olduğuna göre istinaf kanun yolu süresinin de bu tebliğden başlayacağının kanun hükmünün açık sonucu olduğu, İİK'nın 363. maddesindeki "tefhim veya" ibaresinden sonra yer verilen "tebliğ" sözcüğünü duruşmada bulunmayan tarafı kapsayan bir bir ibare olarak değil, duruşmada bulunup da kendisine Kanun'un aradığı şekle uygun tefhim yapılmayan tarafları da kapsayan bir ibare olarak kabul edilmesi gerektiği, somut olayda mahkemece tefhim edilen kısa kararda hüküm sonucunun tüm unsurlarının gösterilmediği ve kararın gerekçesinin de açıklanmadığı, bu durumda Kanun'un aradığı unsurları içeren bir tefhim bulunmadığından kararın taraflara tebliğ edilmesi ve istinaf kanun yolu süresinin de tebliğ tarihinden başlatılması gerektiği gerekçesiyle direnme kararının uygun olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
35. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.